Yılın Z raporu 2: Karşılaştırmalı bir gıda üretim raporu Fransa/Türkiye

2011’in Eylül başında, 8 aydır kaldığım Fransa’dan Türkiye’ye dönmeden önce, Fransa’daki gıda tüketimine dair olan bir raporun yanı sıra, bir gıda üretimi raporunun gerekliliğine kanaat getirdiğimden, Fikir Sahibi Damaklar’a bir mektup daha yollamıştım, vaziyet böyleyken böyle diye:
“Sevgili Fikir Sahibi Damaklar,
Memlekete dönüşüme az biraz kala, tez yazmaktan yorulmuş olan beyin kıvrımlarımı dinlendirmek ve özellikle de halihazırdaki lüfer kampanyasının sonucu bünyemde “hah, evet! demek ki olabiliyormuş” hissi yaratmışken, ne zamandır ötelediğim bir başka ders çalışma kulvarını açayım dedim: Huzurlarınızda naçizane Kısmen Karşılaştırmalı Bir Gıda Üretimi Raporu: Türkiye-Fransa. Elbette bu konu doktora tezlerini, kitapları vs. aşar bir konu, lakin bir çok bağlamda benim için zihin açıcı oldu bu ders çalışma… Üstelik başka başka ülkeleri merak etmeme de yol açtı, her ne kadar tez nedeniyle bu merakı bir süre daha ötelemek zorunda kalacaksam da…
(Bir kısmınızın eminim benden daha çok bilgisi vardır, affınıza sığınırım o nedenle eksiğim gediğim yanlışım hususunda, bunun ötesinde bir katkım oluyorsa da ne mutlu bana…)
Şimdi, vaziyetler böyleyken böyle:
Tarım ve Hayvancılık Bahsi
Önce, rakamlarla…
Fransa, her ne kadar uzaktan “çaktırmasa da”, Avrupa’nın tarım hususunda başı çeken, hatta kimi alanlarda dünya birinciliği olan ülkesi.Avrupa’nın %18’ine o bakıyor, doyuruyor.
Yüzölçümü: 55 milyon hektar iken tarıma ayrılan alanı 32 milyon hektar ile yüzölçümün %53’ü.
Tarım sektöründe çalışan insan sayısı: 1.800.000 kişi (işçi+işveren)
Bunların: 400.000’i büyük ölçekli üretimde işçi.
Tarım sektöründe çalışanların, çalışan nüfusa oranı: %3,4. Bu, GSMH açısından %4,5’a yani 72 milyar euro’ya denk geliyor.
Endüstriyel üretim yapan fabrika/işletme sayısı. 10.000
Sendika sayısı: 20.000
İş hacmi: 140 milyar euro. Ülkenin bir numaralı sektörü, iş hacmi açısından.
Gelir bağlamında ise (dış ticarette) 9 milyar euro ile tarım sektörü, ülkenin üçüncü sırasında. Tarım ürünlerinin ihracat payı %10.7; bu ürünler ithalatın ise %7.2’sini oluşturuyor.
Dolayısıyla, evet, Fransa bir tarım (ve hayvancılık) ülkesi.
(Derhal bize bakalım: Türkiye’nin yüzölçümü: 78 milyon hektar. Tarıma ayrılan alan, 28 milyon hektar. Tarım sektöründe çalışan nüfusun çalışan nüfusa oranı %34 (4 milyon işletme ve 9,4 milyon kişi ile). Tarım sektörünün GSMH’deki payı: %11.2. Türkiye’de ithalatın %4.18’i iken, ihracatın 7,38’ini tarım ürünleri oluşturuyor. Özetle Türkiye’de fazla işletme ve fazla çalışan sayısı var bu alanda. Dolayısıyla ilk analizde, tarımsal arazi fazlasıyla bölünmüş durumda, geliri düşük ve dolayısıyla (eksik modernizasyonu da katarsak) verimliliği az.)
Bu rakamsal verilerde hayli detay gizli aslında. Şöyle ki Fransa PAC adı altında (politique agricole commune, ingilizcesi CAP, common agricultural policy, türkçesi, ortak tarım politikası, OTP. Türkiye AB mevzuatına bu açıdan uyum sağlama-tarama sürecinde, bkz: http://www.tarim.gov.tr/ABTarimMuzakereleri,Ab_Muzakere.html), Avrupa Birliği Komisyonu’nun “Tarım ve Gelişim” birimi tarafından kontrol edilen tarımda modernleşme programını hayli başarıyla uyguluyor, elbette sübvansiyon da alarak. (since 1962). Öncelikle sektörde çalışan nüfusun azlığına rağmen (çalışan nüfusa oranla, bizde %34 ilen orada %3,4!), üretim gücünün yüksekliği PAC ile yapılan modernizasyona göbekten bağlı. İkincisi, ve ilkinin sonucu olarak elbette, Avrupa Birliği’nin merkezinde bulunmanın, piyasa stabilizasyonunun -yine sağ olsun PAC- ve ciddi bir üretici olmanın getirdiği sübvansiyon katkısı var ki, hiç yabana atılacak gibi değil.
Burada belirteyim: modernizasyonu en geniş haliyle alıyorum ve şimdilik “elimizdekinden maksimum faydalanma” anlamında, temel kıyaslamalar için olumlu tarafıyla kullanıyorum, bu modernizasyonun “dışı seni içi beni yakar” kısmına daha sonra uğramayı bir kenara yazarak… Çalışırken yanıma açtığım bir metin olan ve http://sgb.tarim.gov.tr/yayimlar/turkiyede_tarim.pdf adresinde bulunan analize bakınca daha net görünüyor bu durum:
“Tarım sektörü, yapısı gereği işgücüne büyük ölçüde ihtiyaç duymaktadır. Gerçekten de tarımsal faaliyet bir yaşam biçimidir. Bu bağlamda, tarımın istihdamdaki payı 1980’de %50.6 iken, 2003’te %34.3’e gerilemiştir”
Bu söylemi naçizane şöyle değerlendiriyorum: “Türkiye’nin bir “tarım”da güçlü olabilmesi için nüfusunun % 50’si tarımla uğraşmalıdır ki tarım ülkesi olabilsin, yoksa tarımsal üretimi azalır, aç kalırız.” Fransa’daki tarımsal nüfus oranının %3lerde olduğuna ve buna rağmen üretim gücü konusundaki 10 kaplanlık duruşuna bakarsak memleketimizin çok temel bir zihniyetinin, modernizasyonu ne kadar yanlış anladığını (ya da belki anlamadığını) fark edebiliriz (her gün fark etmemizin yanı sıra? -Bu anlayış sorununu yaşamımızın başka alanlarından da zaten biliyoruz.) Dolayısla çuvaldızı ferah feza kadere değil (cografyanın kader oluşuna değil!), kendimize batırabiliriz, evet AB’nin kıyısındayız, evet modernlik bizim memlekete ithal geldi, evet tarım yapılabilir toprağımız 42.paralel altında kendine has kimi zorluklara sahip, evet yapılamamış bir toprak reformumuz ve sanayi reformumuz var ve fakat ülkemizin sahip olduğu şanslar da az değil ve aslen üzücü olan bu şansları kendi çapında kullanma yetisini git gide ve daha hızla kaybediyor oluşu, üstelik yanlış anladığı bir modernlik karşısında gerçekten daha da hızla vahşileşen bir modernlik (+kapitalizm+liberal piyasa ekonomisi) karşısında… (Bu bağlamda yaşasın FSD!)
Neyse, dağılmadan konumuza dönelim.
Değişimin dayanılmaz gücü…
Fransa’nın elindeki şansı en yüksek oranda kullanıyor olmasının altında yukarıda da yazdığım gibi, bütün AB ülkelerini kapsayan devasa bir ortak proje yatıyor: malum PAC (politique agricole commune: ortak tarım politikası) projesi. 1962’den beri sürdürülen bu proje elbette Fransa’nın AB ile ilişkisinin de temellerinden biri: sübvansiyon ve fiyat politikası konusunda 1957’den başlayan 5 senelik çalışma ile yürürlüğe gitmiş ve özellikle Fransa-Almanya arasındaki karşılıklı çıkar ilişkileri bağlamında hassas dengeleri ekonomi-politik olarak hala gözetmekte. Coğrafi olarak buradan ötesine şimdilik girmeyip Fransa ekseninde devam edeceğim, zira karşılıklı çıkar meselesi AET’den beri Avrupa’yı Avrupa ve elbette Fransa’yı da, bu bağlamda (ve başka bağlamlarda), Fransa yapan şey (beğenelim, beğenmeyelim:)
PAC’ı kısaca açalım, ne-nasıl oluyor: Bu projenin iki ayağı var, birincisi tarım, ikincisi “gelişim” olarak çevirdiğim ve aslen tarımsal alanlarını gelişimini gözeten “developpement rural”. PAC, bu iki ayağı ile Avrupa bütçesinin tek başına bugüne dek %45’ini oluşturuyordu, ve bu oran 2013 için %32 olarak düşünülüyor. Bu proje büyüklüğü ve eskiliği oranında bugün eleştiriliyor, hem ulusal hem de uluslarası bazda. Ve 2014 için ciddi değişimlere gebe (ekolojik üretim bağlamında da…) Size burada çok çok uzatmadan wikipedia sayfalarını da aktarayım, zaten bir çoğunuz biliyordur, iyice gevezelik etmeyeyim: http://en.wikipedia.org/wiki/Common_Agricultural_Policy
PAC sayesinde Fransa’ya olanlar ise şunlar:
1. Küçük ölçekli tarım üretiminden dev ölçeklere geçilmesi (insan gücü+bütçe ve tarım arazisi açısından): bu fabrikalaşma demek aslında.Tarım arazilerinin yönetimi meselesi belki de en can alıcı bölüm:Modernizasyonun, denetimin ve merkezileşmenin kolaylaşmasının en büyük motoru bu oldu. Böylece devletin arazileri büyük ölçekte, modern işletmelere kiralanır ve yüksek verim getirir oldu. (Bugün buna benzer bir çalışmayı Türkiye de yapma gayretinde, bkz. http://www.tarimreformu.gov.tr/calismaSayfa.aspx?calismaID=2) Ve: Görece olarak insana olan ihtiyaç azaldı (malum üretim bandı ile başlayan makineşme hikayesi, Ford sağ olsun…)
2.Bu dev ölçeklerin dev bir şekilde sübvanse edilmesi, öyle ki bütün Avrupa’da %45’lik PAC bütçesinden %40’nın gıda “fabrika”larını gittiğini biliyoruz. Bu sübvansiyon doğrudan üreticilere veriliyor, eğitimi ve uzmanlaşmayı da kapsıyor. Ve bu sübvansiyon ile denetim ve üretim dengesi de sağlanmış oluyor aslında: nerede, ne, ne kadar yetişecek: bu sübvansiyon ile kontrol edilir oluyor. Bu denetimin Avrupa çapında yapılıyor oluşu da pazarın dengesini ve stabilizasyonunu sağlıyor. (Galiba bizim memlekette politik-kültürel açıdan tartıştığımız AB üyeliği meselesinin temel direklerinden bir tanesi GIDA. Evet, büyük harflerle. Biz burada elbette FSD’den bakınca görüyoruz ama geniş planda görünmediği -medyada, günlük siyasi aışmalarda? herhangi bir karar mekanizmasında görünmediği- aşikar: AB bize para verecek üye olursak, evet de, neden verecek? Bir çokları gibi bu reforma da en temel mekanizmalarla dahil olmamız gerekecek: tarım reformuna büyük bir fon katkısı. Peki öyle olunca ne olacak? Bize ne olacak? Bu ortak tarım politikası AB için şahane de adeta, bizim için de öyle mi olacak? Bana bu devasa tartışmayı memleketimizde doğru dürüst yapmıyormuşuz gibi geliyor, sanki bizde varsa yoksa politika. Neyse, burada hemen şu linki vereyim: http://www.tarim.gov.tr/ABTarimMuzakereleri,Ab_Muzakere.html)
3.Tarımdan elde edilen gelirin 2002 yılı itibariyle Fransa’da 9 milyar euro ile ülkenin otomobil ve havacılık sektörlerinden gelen dış ticaret hacmini yakalamış olması. Ve ülke bazındaki en yüksek iş hacmine sahip olması: 140 milyar euro. İş hacmi meselesi aslında şöyle: Bu “başarı”nın altında yine AB yani ekonomik sınırların denetlenerek indirilmesi yatıyor. Sübvansiyon ile elele giden sistem bu, hangi ürüne ne kadar gümrük konacak, ya da konmayacak, hangi ürünü kim/hangi ülke kaça alacak… Uzun vadede endüstriyel üretimin Fransa için önünü açan bu garip “ülke sınırlarını kaldıralım” hali aslında: AB kendini büyük ve ortak bir pazar olarak gördüğü ve bunu denetlediği ölçüde AB oldu, bunu biliyoruz, zira iki adet dünya savaşı minicik bir kıtada 40 ülke olmanın kapitalizme falan çok iyi gelmediğini göstermişti pek güzel… Tarihsel açıdan bakınca çok net sanki: İkinci dünya savaşı 45’te, Marshall yardımları 1951’de bitti. AET projesi 1957’de başladı, imzalanan Roma Anlaşması’ndaydı PAC! Gıda ve pazarı en önemli şeylerden biriydi hep. Bu şekilde Fransa 1972’de tarımsal açıdan kendi yeterliliğine ulaştı, bugün doymuş bir pazarı var.
4. Tarım-hayvancılık sektöründeki sendikal gelişimin gerçekleşmesi, büyümesi ve ulusal ve uluslararası alanda müdahil konuma gelmesi (bünyesindeki -genç tarım girişimleri- inisiyatifi ile birlikte): “Sendikalaşmak istiyorum!” PAC uygulanırken bir yandan da sendikacılık gelişti, hem kendini korumak isteyen küçük işletmeler hem de bu sistemden “dayanışma” bazında faydalanmak isteyen büyük işletmeler hızla sendikalaştı. Galiba burada ulusal refleksler de devreye girdi, zira insanların/işletmelerin karşısında Avrupa bazında iş gören PAC vardı. Yani işletmeci versus devlet ilişkisine pek benzemiyor bu. Ulusal bazda üretimi, Avrupa çapındaki bir değerlendirme sistemine sokmanın dezavantajlarından korumak gerekiyordu. Pazar stabil hale gelirken, üretici ne olacaktı? Maliyetler ne olacaktı? Ya küçük işletmeler? Ülkenin geliri ne olacaktı? Sendika hem de uluslarası kabilliyetleri olan sendika hareketi şarttı. Dolayısıyla bugün sendikaların oluşturduğu ulusal bir federasyon var, lobi olsun, dayanışma olsun, tarımın gündelik işleyişi onlardan soruluyor. Ve tabii, AB nezdinde de hadiseye müdahiller. Ve evet sendika üyesi olmak bir zorunluluk. Bu zorunluluk da devletin AB karşısında çiftçisiyle birlikte çalışması zorunluluğundan geliyor. (Düşmanımın düşmanı dostumdur:) Ve evet, memlekete kampanya gerekince de onlar yapıyorlar! :) Hem de zaman zaman devletle ve medyayla elele! Bu temsili sistemin işleme mekanizması aslında. Biraz aşağıda, bu sisteme eleştiriler kısmında, bu masif üretimin karşısındaki diğer kutbu anlatırken “karşı kampanya”nın da yine nasıl sendika/federasyon üzerinden yapıldığını anlatacağım.(PAC ve sendikal bağlamlarda eleştirileri ve tartışmaları bu raporun en sonunda bulacaksınız..Fakat şunu belirtmeden geçemeyeceğim: Bütün bu eleştiri ve tartışmalar da, kampanyalar da hadiseye müdahil olan tarafların değişik inisiyatifleri nedeniyle çok daha “profesyonel” kamusal alanlarda gerçekleşiyor, yani bizim yaşamakta olduğumuz türden “vatandaşların/STK’nın böyle müdahil olduğu” (misal lüfer kamyanyası gibi:) bir deneyim söz konusu değil, onun yerine kamunun seyirci olduğu, basından izlediği ya da yer yer içine katılıyormuş gibi yapmasına izin verildiği ve mühadil olanların, bu kamunun “temsilcileri” olduğu tartışmalar söz konusu: tarım ulusal federasyonları, onlara bağlı sendikalar, sendikaların yerel temsilcileri, bakanlık, AB’nin temsilcileri, meclis vs. Ha bir de elbette 4. güç, medya.)
Bir önceki rapordan hatırlayacaksınızdır, gıdanın her şeye rağmen kıymeti bilinerek tüketiciye satıldığını ve hatta paranın o kıymetin karşılığı falan olmadığı hatırlatılarak satıldığını (pazarlarda vs.) yazmıştım. Bu kıymet refleksinin ciddiyetle PAC’ın sonuçlarından biri olduğunu düşünüyorum artık, daha doğrusu PAC’ın sonucu olan sendikal faaliyetin bir sonucu olduğunu. Çiftçiler modernleşir ve işletmeci hale gelirken, üstelik bu masif ve resmen insansız üretimde gıda böylesine elmas muamelesi görüyorsa, bunda sendikal hareketin kadirşinas olmasının (mecburen bir bakıma, karşısında devlet falan değil, koca AB bürokrasisi var) muazzam payı var. Bir tür toplumsal eğitim süreci gibi işlemiş belli ki bu süreç. Ve bu kıymetbilirlik elbette gıdanın kalitesinden ödün vermemek olarak da -yansıyabildiği kadar- yansımış durumda sektöre.
Özetle son 60 senenin gıda sektörü büyümesini motoru Fransa’da PAC olmuş durumda, dahası Fransa’da gıda denince bu proje dışında bugün çok az şey düşünülebiliyor artık. Geriye bugün küçük ölçekli üretimin zayıf da olsa katkısı, son yılların tartışması olan endüstriyel gıda üretimi VERSUS ekolojik/küçük ölçekli üretim tartışmaları kalıyor. Bir de her şeye rağmen, tarımda hava-iklim şartlarına bağımlılık nedeniyle (sanki bu bağımlılık bir gün bitebilirmiş gibi!) kuraklık, salgın hastalıklar vs. gibi dönemsel yaşanan tartışmalar ve endişeler…
Genel sonuçlar açısından bakarsak, öncelikle tarım hayvancılıkla geçinen nüfusun azlığının (hatta artık çok azalmasının tam aksi istikamette) Fransa önemli bir tarım ülkesi olarak kalmayı başardı. Geçmişine baktığımızda, sanayileşme öncesinin en önemli pratiği olan gıda üretimi (coğrafi avantajların da katkısıyla), sanayileşme sonrasında en önemli sektör olarak kalabildi. Kendi kendisine yeterli bir tarım üretimi ve bunu sürdürmeye dayalı bir politikası var. Bunun ötesindeki üretimini satarak da Avrupa’yı doyurumakta.
Benim naçizane görüşüm şu: Tam da bu nedenle Türkiye için Fransa hala gelişme planı anlamında bir model (kamu yönetimi anlamında). Galiba sanayisi ve tarımı Fransa kadar kuvvetli olan bir ülke olmak hayali yöneticilerimizin düşlerini süslüyor. Taa öteden beri belki, Tanzimattan beri? Ordusu, nasyonalizmi, geleneksel değerlere bağlılığı, edebiyatı/sanatı/bilimi, üretimi işte “böyle” olsun isteniyor sanki… Bugün Fransız’larla politik gerilimimizin temelinde de bunu görüyorum kendimce, bir ipte iki cambaz hikayesi, Fransa’nın Türkiye’ye “gıcık” olmasının temelinde her şeye rağmen böyle bir potansiyeli sezmesi olduğunu düşünüyorum: “Ne yani AB olarak (Fransızlar AB’yi Fransa zannediyor), Türklere aynen bizim gibi olsunlar diye para mı vereceğiz üye yapıp?! Yok artık!” :)
Bu meselesi de böylece halledememiş olduktan sonra, tarım ve hayvancılık bahsinden yavaşça diğer bir bölüme geçelim….
Balıkçılık,su ürünleri bahsi -hani o bugünlerde en sevdiğimiz-:
Rakamlar ve değişimler…
Fransa’da yerel su ürünleri 3 çeşit: kabuklu deniz hayvanları, deniz balıkçılığı, kara (!) balıkçılığı -göl ve nehirlerde elbette ama adına kara balıkçılığı dendiği için bir parça eğlenebiliriz de…
Fransa’da satılan deniz ürünleri 2009’da toplam 727 bin ton. Bu rakamım 450 bini taze ve dondurulmuş balık ( 300 bin tonu taze balık olmak üzere.)
Bu satışın ekonomik getirisi: 1.75 milyar euro. Bu rakamın 1 milyar eurosu balıktan geliyor.
Ülkedeki balık hali sayısı: 42
Halden alım yapan “mareyage” yani balık ticareti/konservasyonu yapan işletme sayısı: 380. İşçi sayısı: 5500. Ticari hacmi 2 milyar euro. Bu “mareyage” meselesi mühim zira bu aracı işletmeler olmadan kimse bir şey alıp satamıyor, yani halden ülkeye çıkan ürünü bu aracı kurum “sağlık” açısından denetliyor, paketliyor, donduruyor, ve alıcıya yönlendiriyor.
Bu hallerin civarında konuşlanmış olan ve bazen “mareyage” yapanlardan ürün alan ürün işleme işletmeleri sayısı: 240. Çalışan kişi sayısı 13.000. Ticari hacmi: 3.3 milyar euro.
Bunun ötesinde: Fransa’da kişi başına yıllık 35,5 kg. deniz ürünü tüketmek düşüyor. (Kotamı dolduramadan döndüğüm için çok üzülüyorum.)
Fransa, yurt dışına 670 bin ton su ürünü satıyor ve bundan 2,5 milyar euro gelir elde ediyor.
Yine bu rakamsal verinin arkasında, büyük düzenleyici kuvvet olarak, aynen tarımın arkasında PAC’ın olması gibi, PCP (ingilizcesi CFP, common fisheries policy) yani ortak balık politikası var. Aynı mantıkla çalışıyor bu mekanizma su ürünleri konusunda da: üretimi sübvanse et, denetle, pazarı kontrol et, dengeleri sağla, sürdürülebilir olmasına dikkat et. (konuyla ilgili komisyon ve detaylar için : http://ec.europa.eu/fisheries/cfp/index_en.htm) Özellikle sürdürülebilirlik konusu pek mühim; burada da 2009’da konu kamuya açılmış ve bizzat PCP tarafından tetiklenmiş bir tartışma konusu. Fransa Tarım Bakanlığının sitesinde örneğin şöyle bir cümle okudum: “Mobil bir varlık olmasından ötürü balığın ortak bir değer olduğunun bilincindeyiz. Bu nedenle konulan kurallara bütün AB ülkeleri uymakla yükümlüdürler.” Bu noktada lüfer için “biz avlamayalım da Yunanistan mı avlasın?” diyebilen büyüklerimize selam etmeyi borç bilirim! Yine de sürdürülebilirlik konusunda PCP 1992’de 2002’de revizyondan geçmiş ve 2002’de konulan son derece sıkı kurallara rağmen yeterli olmamış. AB çerçevesinde denetlemeden kaçanların başında da Fransa geliyor. Her ülkenin ortak denizlerde belirli bir avlanma kotası var ve hazreti Fransa Akdeniz’de kırmızı ton konusunda sabıkalı. Bunun da ötesinde küçük balık avlama sorunu, denetlemenin az olması gibi şeyler malumunuz. 2009’da başlayan bu tartışma 2010 yılı boyunca Fransa’da “Deniz Toplantıları” yapılmasıyla devam etmiş, bugün bu toplantıların sonunda hazırlanmış bir “memorandum” sözkonusu, bir tür uyarı-önlem raporu olarak. Bu rapor, 2013’te yapılması öngörülen olan Avrupa genelindeki PCP devrimi için ortaya konan bir rapora cevap niteliğinde. Çok özetle Fransa’nın genel tavrı bu niyet raporunu paylaşmakla birlikte yeterli bulmamak ve PCP’nin yönetimini daha iyiye götürmek için öneriler getirmek yönünde. Ve açıkçası niyet raporundan daha da detaylı. Bu noktada yukarıdaki sendika konusuna dönmek istiyorum: Bu önerilerin hazırlanması devlet-sendika elele şeklinde mümkün olmuş durumda. Zira 2009’da PCP’nin tetiklediği tartışmayı ulusal bazda ele almak için toplantı düzenleyip defalarca sendika düzeyinde balıkçılarla görüşen ve bu datayı/görüşü alıp Avrupa nezdindeki rapora cevap olarak sunabilen bir bakanlık sözkonusu. Yani karşınızda uluslarası güçler olunca, tıpış tıpış balıkçınıza gidip “ne yapsak-nasıl yapsak?” diye soruyorsunuz devlet olarak, zira belli ki çıkarlarınız ancak oralarda ortaklaşıyor balıkçınızla… Neyse, bu bağlamda:
PCP’de niçin devrim yapıldığı için bkz: http://www.earthtimes.org/politics/reform-eu-common-fisheries-policy/1144/
devrimin çerçevesi için: http://ec.europa.eu/fisheries/reform/)
Bu genel devrimin “niyet” raporunu için: http://eur-lex.europa.eu/LexUriServ/LexUriServ.do?uri=COM:2009:0163:FIN:EN:PDF
Her halükarda frenkçe bilenler için de memorandum : http://agriculture.gouv.fr/IMG/pdf/memorandum-peche_versionfinale.pdf
Benim bu tarım bahsinden su ürünleri bahsine geçtikçe edindiğim en genel izlenim şu: Belli ki insanoğlu deniz söz konusu olunca daha bir hoyrat. Dünyada kaynakların kıt olması sorunu 90’ların sonuna dek AB’nin de su ürünleri politikasına dahil olamamış. Olunca da mayası henüz tutmamış. Yine de çok görünür olmasa da bir değişim çabası söz konusu ve galiba su ürünleri konusunda, tarıma oranla kat edilecek daha çok yol var AB’de de, memleketimizde de. (Başka bir yan “üzücü” detay, nerede okuduğumu hatırlamıyorum maalesef ama Türkiye’de üniversitede kontenjanları en dolmayan bölümlerin birincisi Su Ürünleri. Üç tarafımız denizlerle çevrili jeopolitik önemi haiz bir ülkeyiz ya, ondan herhal…)
Kamuoyu kimin oyu ve temel eleştiriler
Yukarıda bahsetmiştim, kamuoyunun bizim memleketten nasıl farklı işlediğini, hemen hatırlatayım: Temsil sistemleri iyi çalışan (bizimkine oranla) bir ülke olarak Fransa’da kamuoyu bizdeki gibi görünür değil. Ne sosyal medyası, ne stk’sı. İlk geldiğimde Defne’ye “yahu burada gıda tartışması yok!” diye yazmıştım (o da “o zaman hemen geri dön” demişti!), zaman içinde bu yokluğun nedenlerini biraz olsun kavradım (politik-ekonomik ayakları dışında): bütün işi sendikalar ve bakanlıklar ve biraz da medya yapıyor, insanlar da izliyorlar. Bu nedenle otoriteler, yani ister devlet, ister bakanlık ya da ister AB’nin ilgili komisyonları olsun, bir şey yapmadıkça bir şey olmuyor, sendikalar da bunun karşısında grev hakkını kullanıyorlar ve ancak o zaman taşlar yerinden oynuyor. Ama taşların gerçekten yer değiştirmesi için de zaman ve ciddi bir sendikal çaba gerekiyor, ya da yukarıda olduğu gibi AB karşısında kendini yalnız hisseden devlet sendikasına koşuyor. Bunun içinde bizim bildiğimiz anlamıyla da “kamuoyu” olmuyor. Ben bu konuda öğrendiklerimi okuyarak öğrendim ama bir gariplik vardı: kimse bunları bilmiyordu, en sonunda “yahu Fransa’da organik tartışması bile mi yok?!” diye heyheylenince bir türk (!) arkadaşımdan biraz bilgi alabildim, organik tartışmasının, küçük ve yerel üretim konusu ile elele gittiği konusunda…
Organik yani, BIO konusu şöyle: Bir önceki raporda “pahalı” konusunun bir konu olmadığını sanırım yazmıştım, bir yandan da şöyle bir nedeni var bunun aslında, gerçekten de organik ürün -bizimkine oranla- daha ucuz ve yaygın. Çok basit bir sebebi var: Bugün sürülebilir toprakların %3’ü buna ayrılmış durumda, bütün gıda sektörünün %2’si BIO ve bütün tarım üretiminin %4’ünü oluşturuyor. Ve talep her geçen gün artıyor: 2008-2010 arasında alım 3’e katlanmış durumda. Ayrıca “AB BIO”, bir marka olarak çok yüksek güvenilirliğe sahip, yani bizdeki gibi “aman organik diyorlar ama yalan bence” gibi bir söylem dolaşımda değil. Bu nedenlerle de BIO konusu büyük bir gündem maddesi değil. Onun yerine yerel üretimin azalması, gıda üretiminin şirketleşmesi bir gündem maddesi var -az da olsa. Misal şöyle bir şey var: http://en.wikipedia.org/wiki/Community-supported_agriculture. Bu Fransa’da bugün gerçek bir toplumsal hareket potansiyeline sahip bir organizasyon adı AMAP, türkçesi “yerel üretimi destekleme asosiyasyonu”. Aynen bizim gibi Fransa da “küçük köylü üretimi”nden geldiği için, bunun bir değer olarak kaybedilmesi, hele ki yeni üretim teknikleri karşısında kaybedilmesi tepki yaratıyor ve AMAP bu değeri korumak için yaratılmış. Bizim eve teslimat yapan organik çiftlikleri gibi çalışıyor, ama onları bir araya getirerek: Bu organizasyona üye olan bir çiftliğe üye oluyorsunuz, önceden ödeyerek üretimi destekliyor ve haftalık gıdanızı eve teslim alıyorsunuz. Böylece ortada aracı bir kurum olmuyor ve yerel-küçük üretimin güçlenmesi için çaba sarf ediliyor, bildiğiniz gibi. AMAP’ın geçmişi kısa, 10 senelik bir hareket bu. Bugün 1200 tane çiftlik bu organizasyon dahilinde çalışıyor, bunlar elbette aileler ve bu şekilde çalışan 50.000 aile mevcut. Tüketici sayısı 200 bin ve ekonomik hacmi 36 milyon euro. (Yine fransızca bilenler için : http://www.reseau-amap.org/docs/chartedesamap.PDF -ingilizcesi maalesef yok; fakat şöyle bir harita var, kaç tane çiftlik olduğunu ve dağılımını görebilmek adına: http://www.reseau-amap.org/recherche-amap.php) Dolayısıyla kısa geçmişine rağmen ciddi bir “direnç” mekanizması söz konusu. Aralarında sertifikalı BIO üretenler de var. Benim bütün bu araştırmayı yapıp, sağa sola bakarken en umut vadeden gelişme olarak gördüğüm şey de sanırım bu -malumunuz.
Bunun dışında AB’de genel olarak bir reform havaları var: PAC’ın da, yukarıda PCP’den bahsederken yazdığım gibi bir reforma gitmesi söz konusu; yine bununla ilgili herhangi bir kamuoyu hareketine rastlamadıysam da, resmi sitelerden anladığım şu ki, 2013 AB’de, su ürünleri konusunda da, tarım-hayvancılık konusunda da büyük bir reforma sahne olacak (bizim memleketin ilgisini çekiyor mu bu acaba? hazır tarım faslına girilecekken AB ile?). Çok genel olarak “sürdürülebilirlik”, özellikle de iklim değişimi-sınırsız avlanma karşısındaki sürdürülebilirlik bu değişimin “motto”su. Ama bu lafın altında elbette malum bütçe değişimi paketleri gizli. 2020’ye kadar AB’nin gıda kaderini belirleyecek bir bütçe planlaması söz konusu. Politik olaraksa yeniden “ulusallaşma” gündemde. Karbon salımı üzerinden vergilendirme gibi sorular söz konusu. Özellikle Fransa için önemli bu konu, zira Fransa ulusallaşma gayreti içerisinde kendisini PAC’ın denetimlerinden-vergisinden uzakta tutmaya da çalışıyor. Ve PAC’ın da, PCP’nin de yeniden örgütlenmesini öneriyor.
Şimdilik, PAC ile ilgili gayet makul olan şu linki vereyim: http://en.wikipedia.org/wiki/Common_Agricultural_Policy#Criticism_of_the_CAP
Sonu olamayan bir son…
Fransa örneği üzerinden AB’de gıdayı araştırmak ve düşünmek faydalı olmakla birlikte, benim için göz korkutucu da oldu. Tezden kurtulayım derken kendimi bir anda yepyeni rakamlar ve analizlerle başbaşa buldum, bunun da ötesinde bir kaç tane çok ciddiyle soruyla:
1. Biraz da kendimize yontalım: PAC’a yani AB’ye üye olursak başımıza gelebilecek iyiler-kötüler nedir? PAC 2013’te reforma giderken biz tarama sürecinde bu reforma hiç katkıda bulunmayacağız ve günün birinde 2013’te olacak olan şey bizim de başımıza gelecek. Bu vaziyetle ilgilensek mi medyacak, ailecek?
2.Bizim kamuoyu pratiklerimiz daha yerel,e peki günün birinde kamuoyu olma pratiğini temsil sistemi içinde eritmek nasıl olacak -bu başımıza elbet bir gün gelecek hem de belki yerel direnç mekanizmalarımız gelişmeden- ?
3.Aynı soru bütün üretim için de geçerli: Her şeye rağmen sanayi-toprak reformu yapılmamış, yerel üretimi (dağınık da olsa) gemiyi yürüten bir ülkeyiz ya, e bu yerellik buhar olursa, malum PAC karşısında?
4.Bu yarı gelişmiş üretimin getirdiği kimi şansları kuvvetlendirip dolaşıma sokmak mümkün mü ki acaba? Biz yani, STK olarak filan? Lüfer ne güzel başlangıç oldu sanki?
5.E ama bunu yaparken diğer kimi lüzumlu reformları nasıl yapıcaz? -Kuyruğunu yiyen yılan olarak 1 numaralı soruya burada geri dönüyor zihnim…
Neyse, hayata dair genel soru benim kafamda zaten hep bir “biz nasıl ‘modernleştik/modernleşicez’ usta?”, hatta “modernleşmek nedir usta?” olduğu için, bu soruların zamanla, uzun uzun tartışılacak, öğrenilcek şeyler içerdiğini bilerek ve umarak şimdilik bu raporu bitiriyorum… Eksiğim, yanlışım olduysa affola, hepinize güzel bir pazar günü/tatilin-bayramın son günü dilerim.
Çok yakın zamanda kavuşmak ümidiyle
Fikir Sahibi Olmaya Çalışan Taze Damak, Didem”
7 sayfadan 1. sayfa